Düzce'den Dönüş

Yazar: Çarşamba, Temmuz 29, 2015 , ,

www.seyahatperest.com
Bir haftalık ara bitti. ''Çocukla çıkılan tatil, tatil değildir'' kuralı yine bozulmadı, babanın bu sefer bizimle olmamasının da etkisiyle extra yorularak geldik evimize. Tabi ki ailede herkes elinden geleni yaptı çocukların yükünü azaltmak için ama ikisi de küçük, özellikle Eren anneye şiddetle ihtiyaç duyuyor. Emre artık kendi halinde takılabiliyor, saatlerce oyun oynadı telefondan, sağda solda koşturdu, dedesi ile namaza bile gitti. Monstır (hemstır diyemiyor) almaya karar verdi, son gece bir öfke patlaması yaşayıp herkesi depresyona soktu. Merdiven altında ters duran okul yolu levhasına bakıp ''Bak Eren, paldır küldür düşebilirsin'' diyerek beni benden aldı.



Eren' deki en büyük değişiklik konuşma çalışmaları. ''Dede aga (cami) gitti, baba pepe aç'' gibi üç kelimelik cümleler kurmaya başladı. Söylediğimiz her şeyi anlıyor, ''Sen git ben geliyorum'' diyorum tıpış tıpış yürüyüp gidiyor. Çok tatlı demiş miydim?


Her yer acayip yeşil; bu sene çok yağmur yağmış, ağaçlar ve bilumum bitkiler iyice dallanıp budaklanmış, neredeyse evin içine girecek yapraklar. Hava Bodrum'a kıyasla oldukça serindi. Sabahları çorap giydik, Eren'e yelek aldım bir tane, uzun kollu pijama götürmüştüm birer takım , döne döne onları giydirdim (Tek sırt çantası ile gittim bu tatile, iki çocukla valiz beklememek için ) . Buna rağmen herkesin ''Ay çok sıcak'' diyip ayılıp bayılması ilginçti. Anladım ki Urfa, Hatay derken sıcak toleransım oldukça gelişmiş.


Ben ağaç, yeşil, serinlik insanıyım arkadaş. Deniz, kum, güneş hiç benim tarzım değil. O halde Bodrum'da ne yapıyorum? Ben de bilmiyorum.


Dede evinin bahçesi. Malesef çocuk dostu mimari kavramı yok henüz hiç bir yerde. Korkuluksuz balkon, tehlikeli çıkıntılar vs derken her an tetikteydik. Traktör kasasında ayakta giden amcaya dikkat :). Canlar Allah'a emanet.


Düzce'nin ortasından geçen Uğur deresi. Benim lise çağlarımda etrafı gayet bakımsızdı, sazlıktı her yer. Birkaç yıl önce belediye kenarlarına komple taş ördü. Hatta tablolar asıldı. İyi oldu.


Düzce'nin en eskilerinden, Baydanlar mağazası. Reklam olsun diye koymadım. Düzce'de bana çok abartılı gelen bir ''süs'' merakı var. Bu merakın alamet-i farikası Baydanlar. Vitrindeki  her şey taşlı, dantelli, saraylara yakışır denecek türde . Fark ediyor musunuz siz de, gençlerde bile bir gösteriş arzusu var artık. Hele yeni gelin evlerinde bir ihtişam var ki, sanırsın herkes Hürrem herkes Süleyman..

Malesef Düzce'ye has diyebileceğim bir mimari, yemek, zenginlik vs. yok. 99 depreminden sonra hızla betonlaşan, adım başı dükkan, mağaza ve araba kaynayan bir ''şehircik'' işte. Kendimi çok bağlı hissetmesem de sokaklarında gençliğimi geçirdiğim yer, umutlu ve taze olmakla özdeşleşiyor ister istemez kafamda. Yine de özlüyorum büyüdüğüm toprakları.


Tek sırt çantası ile gittiğimden yanıma Pi'yi alamadım. Dün gece gelir gelmez yarıladım, çay eşliğinde. Kovadaki Okyanus ve Maisy Şehirde bizimle beraberdi.



Almanya'dan gelen kuzeninin Nintendo'su ile kendinden geçen Emre. Sağ yanındaki kılıcı dayısı yaptı.


Kardeşimle Düzce'ye kaçıp, iki lafın belini kırabildiğimiz, çocuk sıkıntısı ve kalabalık olmadan derinlere dalabildiğimiz tek günden kalan hatıra.

Çay üstüne çay içip, bütün eklerlere saldırdık ve iki saat yerimizden kalkmadık.




Biz gittikten sonra merdivenler, paspaslar ve terliklerdeki huzura dikkat:)

Biz mi mutlu olmayı bilmiyoruz yoksa hakikaten bu işte bir tuhaflık mı var bilmiyorum ama çocuklar olduktan sonra hiç bir yere sığamıyorum. Anne-babam da olsa başka bir evde rahat edemiyorum. Uzakta yaşamanın bedeli, her evde misafir oluyorsun ve düzenini kurana kadar tatilin bitmiş oluyor.

Herkes evinde sağlıklı, huzurlu olsun da, gerisi bir şekilde halloluyor işte; öyle ya da böyle...

BENZER YAZILAR

0 yorum