Yükseklik Korkusu

Yazar: Pazar, Ocak 24, 2016 ,


''Telefonunu kapattı sonra. Daha birkaç dakika önce parmaklarının ucundan ekrana dökülen sözcükler alnının sol yanında zonklayıp boynundan yüreğine indi. Sözcükler el ele tutuşmuş tüm güçleri ile sıkıyorlardı, derin bir ahhh çekti. Oturduğu kanepede sağ yanına devrildi, başını göğsüne, dizlerini karnına çekti, iki elini birleştirip dizlerinin arasına koydu. Gözlerini kapattı, Bir bahçede annesine doğru koşuyordu, o koştukça annesi ondan uzaklaşıyordu. En iyisi dedi, burada kalmak, burada kalıp sessizce beklemek. Gözlerini açtığında her yer karanlıktı. Aşk dedi, kör olmakmış.''

Aşıktı kendini bildiği günden beri. Demek ki kördü. Çaydanlığın fokurtusuna, kestanenin kokusuna, gülün kat kat yapraklarına, kanaviçe işleyen bir kızın hülyalı bakışlarına, kavak ağaçlarının pamukçuklarına, kağıttan kaplanlara, birbirinin aynısı fincanlara, allah razı olsun diyen bir ihtiyarın sesindeki minnete, evladım diyen bir teyzeden yayılan şefkate ve merhamete aşıktı. Umutsuz olmaya, vaz geçmeye, üç kağıda, devrin adamı olmaya kördü. Nedendi o vakit bu bitmek bilmez üşüme? Eksiklik, öksüzlük nedendi?

''Ne zaman içime biraz fazla baksam yükseklik korkum depreşir'' diyen Mungan, koymuştu teşhisi. Sorun içine bakabilme yeteneğine sahip olmasıydı.. İçinde olan biteni dışardakilerden daha fazla merak etmesiydi ve devasız bir dertti bu.

Çünkü insan dışındakini ne kadar bilebilir? Ak diyen neye göre der, kara diyen neye göre? Herkesin eğriyi doğruyu ölçtüğü cetvel başka. En iyi kendi içini bilmez mi insan?

Zamanla anladı ki içine bakmak o kadar kolay değil  çünkü kişi en çok kendine yalan söylüyor. Söylüyor çünkü yalansız yaşanmıyor. İçinden geleni söylemenin ayıp, gönlünden geçenin peşinden gitmenin ''hayalperestlik'' , ebeveynlerin kendi dertleriyle muzdarip, çocukların kaybolmuş olduğu bu garip zamanlarda doğru nedir yanlış nedir ayırt etmek bile bir mesele değil mi?

Sonunda hep aynı yere çıkıyordu yollar,''anne'' denen o sihirli varlığın kucağını özlüyordu. Bilmiyordu onu gerçekten sevdi mi, ihtiyacı olan duygusal besini verdi mi ama değil mi ki verebilirdi, galiba o, bunun yani karşılıksız sevilmenin, kayıtsız şartsız, olduğu gibi kabul edilip beğenilmenin ihtimalinde bile huzur buluyordu.

Telefonlar çalıyor, mesajlar geliyor, çocuklar büyüyordu ve ''anne'' hep özleniyordu, hele ki tam rahatça vakit geçirilebilecek zamanda ölüp gitmiş ve ''çocuğu'' hiç geçmeyecek buruk bir tatla başbaşa bırakmışsa.


Not: Bu yazının ilk paragrafını bana çok değer verdiğim bir dostum gönderdi. Devamını benim yazmamı istedi. Ortaya böyle bir yazı çıktı.

BENZER YAZILAR

0 yorum