Gidişler ve Trendeki Kız; Miskin Bir Pazar Gününden Kalanlar

Yazar: Salı, Kasım 07, 2017



Havalar soğudu, evde anne-babam var. Biraz karmaşa biraz konfor dönemindeyiz. Akşamları koşturarak eve gitmemiz gerekmiyor, Eren'i kreşten dedesi alıyor ve Emre servisten indiğinde kapıyı anneannesi açıyor. Sonra gelsin nutellalı ekmekler gitsin mandalinalar, elmalar . Bunun ne büyük bir şükür sebebi olduğunu ancak yalnız çocuk büyüten analar anlar.

Dün çocuklar pijama üstüne montlarını çekip bisiklet kavgası yaparak annemle zeytin toplamaya gittiler. Ben 15 dakika içinde döner bunlar dediysem de bir saat gelmediler. İki blogda karşıma çıkan ve merakımı uyandıran Son Veda'nın yarısını izledim o bir saatte. Gece de kalan yarısını.

Japon edebiyatı, sineması, kültürü bugüne kadar dikkatimi çekmedi. Kapalı, geleneksel bir toplum olarak düşünüyorum onları ve fakat bu filmden sonra sanırım ben de bir Japon hayranı olabilirim. Kirpinin Zarafeti'ndeki iki esas kız da Japon sinemasına tutkundu.

Film güzeldi, çok şey düşündürdü bana. Orkestrada çello çalan genç bir adamın işsiz kalıp baba evine dönmesi ve sonrasında cenaze levazımatçısı olması öykünün bel kemiği. Birçok şey yazılmış, benim dikkatimi çeken birkaç nokta şöyle:

--Bazı şeyleri sadece büyüdüğün yerdeki insanlar bilebilir, senin çocukluğunu mesela. Hamamı işleten kadının çellocunun eşine anlattıklarını başka kim anlatabilirdi ki? Belki de bu yüzden hep baba ocağına duyulan hasret. Gene yaşlı adamın somon balıkları için ''Doğdukları yerde ölmek için dönüyorlar'' demesi de bu minvalde.

--Çellosunu iade eden adamın ''Çok üzülürüm sanıyordum oysa hissettiğim şey büyük bir rahatlamaydı. En büyük hayalim sandığım şeyden kurtuldum.'' dediği sahne. Acaba hayal ettiğimiz ve peşinde dolandığımız şey gerçekten istediğimiz şey mi?

--Çocukluğuna dönmeden iyileşilmiyor galiba..

--Doğa, dağlar, kasaba hayatı boğucu olduğu kadar da huzur verici.

--İşini severek yapabiliyorsan kimin ne dediği önemsiz, günün birinde herkes sana saygı duyuyor.

--Belki çocuğa yetmiyor ama birçok anne-baba elinden geleni yapıyor ve kalbinde o sevgiyi hep taşıyor.

Kesinlikle kış filmleri kategorisine girmeyi hak ediyor, tavsiye ederim Gidişler'i.





Çok satan romanı ben okumadım ama Smart kanallrından birinde denk geldik ve merakla izledik. Esas kız boşanmış, alkolik, işsiz. Tek işi trenle New York'a gidip gelmek. Bu yolculuklar sırasında bir evi mercek altına alıyor, daha doğrusu evin terasındaki mutlu çifti.

Bir sabah mutlu çiftin kadınının başka bir adamla öpüştüğünü görünce çok şaşırıyor. Kısa bir süre sonra da kadının kayıp olduğu haberi televizyon kanallarından duyuruluyor ve kadın kendini hikayenin içinde buluyor.

Sonrası biraz Yeşilçam biraz Hollywood klişeleri ile bezeli olsa da başı ile sonu arasında uçurum var filmin ve acayip ters köşe yapıyor seyirciyi. Alkolik diye değersizleştirilen kadına bambaşka gözlerle bakıyoruz film bittiğinde.

Keyifli bir seyirdi bence. Vakit bulursanız açın izleyin derim.

BENZER YAZILAR

1 yorum

  1. the girl on the train'i sende okuduğum gibi izledim o hafta. şimdi aklıma düştü. çok sevdiğimi yazayım dedim.
    çok sevdim.

    YanıtlaSil